![]() |
|
Spaces home En güzeli benim, var mı ...PhotosProfileFriends | ![]() |
|
|
July 21 bekir coşkun'danAskerler... gazeteportHani Recep Bey; 'Onların gözleri var ama görmezler, dilleri var söylemezler' diyor ya Hani 'Okullara ücretsiz kitap dağıttık, bunları neden söylemiyorsunuz? ' diyor ya, Hani ekonomide dağları devirdik, Enflasyonu yedik yuttuk, İhracaatta çığır açtık, Milli geliri hoplattık zıplattık..ya!
Kendimle baş başa kalığımda utandım. 'Ah Recebim' dedim Bizler ne kadar Hayvanız ‘ dedim. Gözümüz var görmüyoruz, Dilimiz var söylemiyoruz dedim. Daldım internete o utançla Öyle ya, yaptıklarını söylemek lazımdı. Nereden bulacaksın doğruları ? OECD olur mu? Olur ! Ne de olsa kendisi veriyor oraya bilgileri, doğrudur elbet.
Görelim bakalım bizim de üyesi olduğumuz, 30 üyeli OECD (Ekonomik işbirliği ve kalkınma örgütü) ne söylemiş:
Bizim okullarımız neyle ısınıyor? Fuel-Oil ve kömür.
Fiyatı ne bunların? Rekor bizde!
En pahalı yakıt Türkiye'de 30 ülke arasında! 1000 litresi 1.488,40 $ Daha yükseği yok!
ABD 644,76 Hindistan 210,23 Polonya 791,72 İspanya 725,63 Belçika 664,63 Türkiye 1.488,40
Bu okullar nasıl aydınlatılıyor? Elektrik mi? Evet! Nedir elektriğin birim fiyatı OECD ülkelerinde?
Güney Afrika 5,9 sent Avustralya 9,8 sent Kanada 6,7 sent Taiwan 7,8 sent Hindistan 4,2 sent ABD 10 sent Türkiye 13,9 sent
Kitap dağıtmış 'bedava' sayın başbakan.. Ne para verdin onu söyle dolandırma lafı Sen söylemezsen, OECD söylüyor:
OECD ülkeleri arasında GSYİH (Gayrı safi yurtiçi hasıla)'dan eğitime harcanan para (30 ülke arasında) ortalama % 6,2.
İsrail % 8,4 İzlanda % 8 Kore % 7,3 Şili % 6,4 Meksika % 6,4 Türkiye % 4,1
Hani para harcıyordun Recebim?
Ha bu arada meraklısına; OECD ülkeleri arasında cahillik rekoru da bizde. 25-64 yaş arası her 100 kişiden 63'ü, ilkokul ve daha düşük eğitime sahip. Meksika da bile 50 bu oran Tahmin edilebileceği gibi bir çok ülkede %1 ile % 10 arasında. En merak ettiğim konuyu da sona bıraktım. Acaba öğretmen maaşları ne alemdeydi? 15 yıl deneyimli bir öğretmen yıllık ne kazanıyordu? Lük se mburg 85.000 $ Kore 46.000 $ İspanya 41.000 $ Portekiz 35.000 $ Yunanistan 35.000 $ Meksika 21.000 $
Türkiye'yi merak ediyorsunuz değil mi?
OECD'nin her tablosunda yer alan Türkiye bu tabloda yok! Utandıklarından vermediler herhalde değerleri.
Ama ben söyleyeyim: 10.000 $'ın altında! Eğer hak aramak için meydanlara dökülen eğitim emekçilerine atılan her tekme 5 $, vurulan her cop 10 $ ise, durum değişir tabii. Bu durumda bu rakam yüz bin doların üzerine çıkar. Konya'da belediye, okullara 'kontörlü su' veriyormuş Recebim, haberin var mı? Kontör bitti mi su da yok! A'raf sûresinde bu da yazıyor mu?
Su cenneti bu memlekette, camilere bedava verdiğin suyu, okullara kontörle veren ülkenin başbakanısın sen.
Hangi kitap? Bunları da söyleyebiliyor musun? Gözün var görebiliyor musun? Kulağın var duyabiliyor musun vatandaşın sesini? Ve dilin var, söyleyebiliyor musun bunları da?
Söyleyemiyorsan, a’raf sûresini oku! May 23 asıl gerçeğe gelelim...Sevgili dostlar,
Bana gelen bir maili sizlere iletiyorum. Düşünüyorum da haklı olduğu bir çok konu var bence de. Zira biliyorum ki Yılmaz Erdoğan Deniz Harp Okulu dahil silahlı kuvvetlerden aldığı tiyatro gösterisi tekliflerinin hiç birine bugüne kadar iştirak etmedi. Tüm filmlerinde de mutlaka bir asker düşmanlığı var adamda.
Yılmaz Erdoğan aslında komik değil
Yılmaz Erdoğan'a gazeteci İsmail Uğur Ertuğ'un verdiği cevabı mümkün olduğunca forward edelim. Bu demokrat geçinen lümpen-soysuz-şerefsiz herifin sesi kısılsın artık. Vatanını, milletini gerçekten seven, kökeni ne olursa olsun bu topraklarda yaşamaktan mutlu olan ve bundan gurur duyan Atatürk ilkelerine bağlı her Türk Vatandaşının, bu adamın ve ailesinin (Gülben dahil) kitap, sinema, gösteri, konser, tiyatro vb. sanat adı altında yaptıkları adı ne olursa olsun her türlü etkinliği boykot etmesi gerekir. Bu aileye giden her bir kuruş, mehmetçiğe kurşun olarak geri dönmektedir. Bunu sakın unutmayın...
Yılmaz Erdoğan duvara tosladı!..
Okuyun ve 10 değil 1000 kişiye yollayın bu bir vatan borcu. Sizlerden ricam, saçma sapan mailleri 10 kişiye yollamak yerine bu maili herkese iletin. Her filminde, her şiirinde TSK'ya dokundurmadan rahat etmeyen Yılmaz Erdoğan bu kez duvara tosladı. Mektup ' adı altında yazdığı uzun yazıda, resmen çocuk katili bölücü teröristlerle Mehmetçiği bir kefeye koydu. Hürriyet tam sayfa ve CNN Kürt her saat başı bu bölücü yazıyı tekrar tekrar verdiler. Erdoğan yazısında Güneydoğu'da kimsenin kimseye ateş etmemesi gerektiğini belirterek şöyle devam ediyor:
Yani, hain terörist çoluk çocuk öldürecek, köy basacak; vatan evladı Mehmetçik, ne dürüst vatandaşı ne de kendisini savunacak. Pes doğrusu!..
Devam ediyor.
Vah vah vah!.. Neredeyse kardeş katili teröristler için ağlamamızı istiyor!.. Erdoğan pislik terörist ile vatan borcu için gönüllü olarak askere giden ana kuzusu askerimizin aynı kaderi paylaştığını hangi cesaretle söyleyebiliyor?
Bakın Erdoğan, kendi aşiretindeki köleliği daha kaldıramadan, yazısında neler yumurtluyor: 'Ve Türkçe, güzel kelimeleriyle her şeyi iyileştirebilir. Kürtçe'yi bu cendereden çıkarabilir. Alır bu Mezopotamyalı kardeşini, önce yaralarını iyileştirir. Onu özgürleştirir.. '
Devletine isyan et. Dağlara çık, 30 yıl önüne geleni öldürürken 'gerilla' de. Hesabı sorulup çocuk katillerinin dağlara leşleri bir bir serilince utanmadan
Kardeşin internetteki özgeçmişine bu çalıştığı terörist gazetesini ve o yılları koymamış, sorsana acaba neden?
Belki hatırlarsın, sen de vardın. Kürt milliyetçisi kardeşin, şarkıcı Gülben'le tüm medyanın önünde göstere göstere meydan okurcasına Kürtçe şarkı eşliğinde dünya evine girmişti. Kimsenin gözünden kaçmıyor. Şimdi kalkmış sanki Türkiye bir ülkeyle savaşıyormuş gibi laf ebeliği yapıp, teröristle tertemiz Mehmetçiği bir görüp milleti 'Barış'a mı davet
Abi kardeş dünyanın terrorist dediği PKK'ya halkın huzurunda siz de 'terörist' deyip, çoluk çocuk masum insanları öldürmemeleri, okul, sağlık ocağı ile yol makinelerini yakmamaları için önce onlara mektup yazmanız gerekmez mi?
Sevgili okurlar keşke türlü kelime oyunlarına hiç başvurmadan, delikanlıca çıkıp ben 'Kürtçüyüm'
Akrabalarına ve kardeşine önce bunu hatırlat Yılmaz.....
May 15 ÖNEMLİ BİR APTALLIK DAHA ... FORMULA 1 !!!Hikâye, 2000 civarında bir grup cingözün Formula 1'i Türkiye'ye getirmek için bir şirket kurmasıyla başladı.Aralarında dünya çapında profesyonel yöneticiler,işadamları ve danışmanlar da bulunan bu cingözler yalan dolan istatistikler uydurarak Formula 1'in Türkiye için kârlı bir iş olduğu izlenimini yaydı. Kamuoyunu ve medyanın neredeyse tamamını kandırdılar. Oysa Formula 1'in yıllık gelirinin pistin bakım ve işletme giderini bile karşılayamayacağını biliyorlardı. Bu gibi tatlı işlere yatkın İstanbul Ticaret Odası'nı (İTO) projenin masrafını yüklenmeye ikna etmeleri güç olmadı. O zamanlar spordan da sorumlu olan Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin ve Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın desteğini aldılar. Erdoğan'ı da işin içine çektiler. Şahin'in desteğiyle Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün İstanbul Pendik Tepeören mevkiindeki 2200 dönümlük arazisi Formula 1'cilere tahsis edildi. Oysa burası üniversite inşaatı için ayırılmıştı. Formula 1 yarışlarının yapıldığı 15 Avrupa ve Amerika kıtası ülkesinin hiçbirinde yarışları devlet finanse etmiyor. Buralarda iş, riski ve kârıyla tamamen özel sektöre aittir. Bizim cingözler ve siyasetteki ortakları Türkiye'de işi devletin ve yarı kamu kuruluşu olan odaların üzerine yıktılar. Unakıtan ile Şahin, herhangi bir fizibilite raporu görmeden çekleri imzaladı. Unakıtan yarışların düzenleyicisi olan Formula One Association'a, Türkiye adına 2011 yılına kadar 94.5 milyon dolar ödeme taahhüdünde bulundu. Şahin pistin zamanında bitmemesi halinde 25 milyon dolar tazminat ödemeyi kabul eden bir mektup verdi. Pist 60 milyon dolara çıkacaktı. O zaman İTO Başkanı olan Mehmet Yıldırım işi bir şirkete ihalesiz verdi.Maliyet astronomik biçimde artmaya başladı. İTO'nun parası yetmedi. Başbakan devreye girdi. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ve İstanbul Belediyesi de pamuk ellerini ceplerine soktular. Hem o zaman hem şimdi İTO yönetim kurulunda olan bir kaynaktan öğrendiğime göre, 60 milyon dolara çıkacağı vaat edilen tesislere 300 ile 400 milyon dolar arasında para harcandı.? Tesisler Ağustos 2005'te bitti. Başbakan tarafından açıldı. Ama sahtekârların vaat ettiği gelirler gerçekleşmedi. Onlar dünyada 3.5 milyar insanın Formula 1 yarışlarını seyredeceğini söylemişlerdi. Oysa seyirci sayısı taş çatlasa 300 milyondu.Yarışları seyretmek için 150 bine yakın yabancı İstanbul'a gelecek, muhafazakâr bir hesapla 85 milyon dolar para bırakacaktı. 15.000 kişi bile gelmedi, 1.5 milyon dolar para bile bırakmadı. Dünyada Formula 1 tesislerine bu kadar çok para harcamış, bu kadar az gelir elde eden ikinci bir ülke yoktur. Tesisin açıldığı yıl Sanayi ve Ticaret bakanlığı Başmüfettişi İTO Başkanı Yıldırım hakkında ceza davası açılmak üzere İstanbul savcılığına suç duyurusunda bulundu. Yıldırım hakkında Formula 1 inşaatında usulsüzlük yapıldığı, fazladan trilyonlar ödendiği savıyla dava açıldı.Geçenlerde davayı açan savcı dosyasını geri aldı ve Yıldırım'ın beraatini istedi. Hükümet, tesisi, çalıştıramadığı için yıllığı 3 milyon dolara Formula One Association?a kiraladı. Aynı hükümet yarışların İstanbul'da yapılması için her yıl bu şirkete 13.5 milyon dolar ödüyor. Yarışlar yapıldıktan sonra kapısına kilit vuruluyor ve 362 gün sonra yeniden yarışlar yapılıncaya kadar öyle kapalı duruyor. Bence kapıya şu ibareyi taşıyan bir levha güzel yakışır: Tanrı Türkü Türkten korusun. Metin Münir May 12 mahkeme dediğin !> Diyarbakır' da bir resmi bina inşaatı. Önündeki tabelada şunlar yazıyor: May 03 reşit galip ve ATATÜRK (İlkokul andı)
Çankaya sırtlarında oturan Ankaralılar, şehre Reşit Galip Caddesi'nden geçerek inerler. Pek azı bu ismin kim olduğunu bilir. Bu bilinmezlikte belki Dr. Reşit Galip'in 41 yaşında göçüp gitmesi rol oynamıştır, belki de İnönü'yle yıldızının hiç barışmaması...
Rodos'ta doğan Reşit Galip, ortaokulu bitirince kardeşiyle bir sandala binip Marmaris'e gelmiş.
Liseyi İzmir'de okumuşlar.
Kardeşi Hüseyin Ragıp (Baydur) diplomatlığı seçip büyükelçilik yapmış.
Reşit Galip ise İstanbul Tıp'a gidip doktor olmuş.
Öğrenciyken gönüllü olarak I. Dünya Savaşı'na katılmış. Kafkas Cephesi dönüşü öğrenimini tamamlayıp fakültede asistanlığa başlamış.
1923 Mart'ında, hekimlik yaptığı Mersin'e Mustafa Kemal Paşa geldiğinde Paşa'nın huzurunda konuşmuş ve gözlerine doğru bakarak şöyle demiş:
"Muhterem Gazi, sen yalnızca bu milletin bir kahramanı değilsin, sen bunlardan çok daha büyüksün. Sen bu milletin bir ferdisin. Senin birinci büyüklüğün, bu milletin bir ferdi olmakla iktifa ve iftihar etmekliğindir."
Herkesin yüceltme yarışına girdiği günlerde Gazi'yi "milletin bir ferdi" sayan 30 yaşındaki bu hatip, herkesin dikkatini çekmiş. Tabii en çok da Gazi'nin...
Kemal Paşa ona milletvekilliği önermiş ve Dr. Reşit Galip, Ocak 1925'te Meclis'e girmiş.
Bir süre İstiklal Mahkemesi üyeliği yapmış. CHF İdare Heyeti'nde görev almış. Türk Ocakları'nda, Halkevleri'nde çalışmış. Yine Atatürk'ün isteğiyle Serbest Fırka'ya girmiş. Ve Atatürk'ün sofrasına oturmuş. Onu bakanlığa taşıyan süreç de o sofrada başlamış.
Bu sofra sahnesi pek çok tanığın anılarında vardır:
1931 sonbaharıydı. O geceki tartışma, Milli Eğitim Bakanı Esat Mehmet'in bir yakınmasıyla başladı. Esat Mehmet, Atatürk'ün Harbiye'den "tabya öğretmeni"ydi. Kazım Özalp'in "Atatürk'ten Anılar" kitabında (T. İş Bankası Y., 1992, s. 48-49) yazdığına göre konu, kız öğrencilerin kıyafetinden açıldı. Esat Mehmet, "kızların kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun görmediğini" belirtti. Bir tamim yayınlayıp daha kapalı giyinmelerini isteyeceğini söyledi.
Bunun üzerine Reşit Galip söz aldı: "Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi" dedi. "Bu bir geriliktir. Kadınlar eski durumda yaşayamazlar. inkılaplardan en mühimi, kadınlara verilen haklardır. Başka türlü, Batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz." Sofra gerildi. Gazi, vekilini zor durumda bırakan bu çıkıştan hoşlanmadı. "Bu konuyu uzatmayalım. Kısa çorap giyip giymemek çok önemli değildir, sonra tartışırız" dedi. Ama Reşit Galip alttan almadı. "Af buyurunuz Paşam! Bu, inkılap ve zihniyet meselesidir. Müsaade buyurursanız fikrimizi söyleyelim. Hatta daha ileri giderek diyeceğim ki, sizin huzurunuzda bu sofrada inkılapları zedeleyeceği icraattan bahsedilmesi küstahlıktır, hoş görülemez."
Reşit Galip'in tartışma yaratmasının özel bir nedeni vardı: Halkevi'nde sanatı yaygınlaştırmak için tiyatro çalışmaları yapıyor, ancak sahneye çıkacak kadın oyuncu bulamıyorlardı. Buna gönüllü kadın öğretmenler için, Maarif Vekaleti'nden izin alamamışlardı.
Reşit Galip "Bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez" diye kestirip attı.
Atatürk'ün kaşları çatıldı. "Sözlerinizde müsamahalı, ölçülü olunuz" diye çıkıştı. Herkes yaklaşan fırtınayı hissetmişti. Ama Reşit Galip bulutların üstüne gitti. 57 yaşındaki Milli Eğitim Bakanı'nı işaret ederek dedi ki:
"Devrimci devrimcidir. insanlar bir yaştan sonra ister istemez tutucu olurlar. Meclis'te bunca genç, idealist, bakanlık yapacak yetenekte insan varken, böyle yaşlı kimseleri Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır."
Atatürk yeniden uyarma gereği duydu: "Esat Bey yeteneklidir. Davamıza inanmıştır ve benim hocamdır. Beni okutmuş olması sence bir değer taşımıyor mu?"
"Kusura bakma Paşam, taşımıyor! Okuttuklarının içinde sizin gibi bir devrimci çıkmış ama kim bilir nice tutucu da çıkmıştır."
"Sizi de eleştiririm!" Bunun üzerine Gazi'nin sabrı taştı: "Bu sofrada hocama ve bir Milli Eğitim Bakanı'na hakaret etmenize müsaade edemem" diye haşladı.
Ama Reşit Galip sineceği yerde hepten üste çıktı:
"Devrimleri korumak için sizden müsaade istemiyorum. Hatayı yapan siz de olsanız, sizi de eleştiririm. Mesela Rose Noir'a verdiğiniz 15 bin liralık kredi mektubu da siz yaptınız diye hata olmaktan çıkmaz."
ilk kez Atatürk'ün sofrasında Atatürk bu kadar sert eleştiriliyordu.
Reşit Galip'in sözünü ettiği Rose Noir, Beyoğlu'nda, Rus karı-kocanın işlettiği bir barın adıydı. Atatürk bir gece oraya gitmiş, mekanın sahibi Madam Senya'dan "İş Bankası'ndan kredi alamıyoruz" yakınmasını dinlemiş ve orada bir kağıda iş Bankası Genel Müdürü'ne hitaben "yardımcı olunması" isteğini yazmış, Rus çifte vermişti. Reşit Galip bu iltimas talebini eleştiriyordu.
Atatürk bu kez kızmadı; "Yoruldunuz, buyurun biraz istirahat edin" diyerek kibarca Reşit Galip'i sofradan kovdu.
Ama genç devrimcinin yılmaya niyeti yoktu. Yıllar yılı bir efsane gibi anlatılacak çıkışını o an yaptı: "Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz. Burada oturmak sizin kadar, benim de hakkımdır."
Atatürk kendi fikirleriyle kendisini vuran bu genç adama baktı, sonra yanındakilere dönüp "Öyleyse biz kalkalım" dedi. Sofradaki bütün heyet ayaklandı; Reşit Galip'i sofrada yapayalnız bırakıp çıktılar.
Bu müthiş sahnenin devamı daha da ibret vericidir:
Reşit Galip bütün geceyi Dolmabahçe Sarayı'nda pencere kenarındaki bir koltukta geçirir.
Atatürk uyandığında Genel Sekreteri'ne Reşit Galip'i sorar. "Sabaha kadar bekledi, mahcubiyetini size iletmemizi istedi. Ankara'ya gidecek kadar borç para istedi. 25 lira verdik" derler. Atatürk "Ankara'ya gidecek adama 25 lira mı verilir. Bari benim hesabımdan birkaç yüz lira verseydiniz" der. Sonra "Cebinde beş parası yok ama karakterinden hiç taviz vermiyor. Parası yok ama cesareti var" diye ekler.
1932 sonbaharında Atatürk, Reşit Galip'in Ankara Radyosu'ndaki bir konuşmasını dinler; "Devrimleri her yerde, herkese karşı savunacağız. Gerekirse babamıza ve çocuklarımıza karşı bile" demektedir.
Atatürk birkaç gün sonra kendisini yeniden sofraya davet eder. Hemen yanındaki sandalyeye buyur eder. Onun yanına da, hocası Esat Mehmet'i oturtur. Ve orada yeni Milli Eğitim Bakanı'nın 39 yaşındaki Reşit Galip olduğunu açıklar.
Rose Noir olayı mı? Onu da hatırlatalım: İş Bankası Genel Müdürü Muammer Eriş, Atatürk imzalı kağıdı alınca doğruca Dolmabahçe Sarayı'na gelmiş, Ata'nın ricacı olduğu krediyi vermeye kuralların uygun olmadığını bildirmiş, talebi reddetmiştir. ******************* Reşit Galip'in bakanlığı sadece 13 ay sürdü. Bu süre içinde Darülfünun'dan üniversite reformunu başlattı. Öğretmenlere genel bütçeden maaş ödenmesini sağladı.
Eşi Zübeyre Hanım'ın deyimiyle "deli gibi çalışıyor" ama Atatürk'e çıkışacak kadar ayarsız dili yüzünden her gün işe cebinde istifa mektubuyla gidiyordu.
Aslında Atatürk'le araları iyiydi. O Gazi'ye "Paşam", Gazi de ona "Doktor" diye hitap ederdi. ******************* Torunu Feyhan Oran'a "Peki ne oldu da ayrıldı?" diye sordum. Bir gün sofradan ayrılırken, Atatürk, "Seni eve ben bırakacağım" demiş. Eve bırakınca o da saygıdan, "Ben de sizi uğurlayacağım Paşam" karşılığını vermiş. Ama kendisinin arabası olmadığından yürüyerek uğurlamış. O gece zatürree olmuş.
Dinlenmesi tavsiye edilince 1933 Ekim'inde görevden ayrılmış.
1934 yazında Moda'daki bir deniz kazasında kızlarını kurtarmaya çalışırken akciğerlerini hepten üşütmüş. Bir mucize eseri kurtulduğu bu kazadan sonra ölümü bekleyerek, hastalığını takip etmeye başlamış. Keçiören'deki bağ evinin kütüphanesine demir yatağını taşıtıp yedi ay kitaplar arasında yatmış.
1934'te, 41 yaşında hayata veda etmiş.
"Öldüğünde cebinde 5 lira parası varmış" < |